Begin De Televisie
uitzending
De
Foto's
De
Artikelen
De
Boeken
De
Links
Historic Conference in Chicago
March 2000
Articles


TARIHI BIR KONFERANS HAKKINDA
SIRADAN GÖZLEMLER


Taner Akçam


Yanlis verilmis adresten dolayi, pesimden üç bavulu sürüyerek, Chicago sokaklarinda burnumdan soluyarak adres ariyorum. Soru soracak kimse yok, bavullari birakamiyorum, kime, nasil soracagim adresi. Taksi beni çoktan birakti gitti. "Ulan kongresine de, tarihselligine de", diyerek bildigim tüm küfürleri siraliyorum. Oteli zar zor buldum. Organizatörlerden gene kimse yok. Kalacagimiz odalar hazir degil. Elime, adima birakilmis bir zarf verdiler. Program ve adres var zarfta. "Ulan bunu zaten E-Mail ile yollamistiniz", deyip gene bildigim küfürleri siraliyorum. Bavullari birakip, bu sefer konferansin yapilacagi adresi aramaya basladim. Yol sorduklarim beni yanlis yerlere yolladiklari için, epey dolastiktan sonra toplanti yerini buldum. Toplantiya üç saat var. Gene organizatörlerden bir allahin kulu yok orta yerde. Bunca yildir kongre, konferans dolasir dururum. Organizasyonu bu derece bozuk olanina daha rastlamadim. Birakip gitmeyi düsündüm. Sonra ne de olsa "tarihi kongredir", deyip vazgeçtim.

Ve Prenses kurbagayi öptü ama hiç bir sey olmadi. Normali, masaldaki gibi, kurbaganin yakisikli bir prense dönmesiydi. Ama gerçekten bir sey olmadi. Chicago kongresi'de böyle birseydi iste. Herkes belki büyük bir heyecan, büyük bir gerilimle gelmisti kongreye. "Tarihte ilk defa" olmanin derin yükü altinda ezilerek ama üstündeki tilsim kalktikça o kadar siradan bir hale geldi ki.... Zaten Allaha sükür, bizim akademisyen takimi da bu konuda gerekli tüm uzmanlik ve aliskanliklarini sergilemekten geri kalmamislardi. Toplantiya bir-iki saat kala rastladigim dostlar (Türk ve Ermeni) "aman Taner, sonra konusuruz, daha konusmami hazirlamadim", deyip yanimdan sivistilar. Bu iyi bir haberdi. Demek ki çogumuz açisindan bu "tarihi toplanti" da busines as usual idi.

Ilk gün, "Osmanli Millet Sistemi"ni tartistik. Bence en önemli konu, çok kenarmis gibi bir görülen bir sorundan çikti. Konusmacilardan birisi, Türkiye'de yasayan bir zati "Ermeni entellektüeli" diye tanimladi. Halil Berktay itiraz etti. "Bu denli etnik kategorilerle düsünmek dogru degil", "Bu zati Ermeni entellektüeli olarak tanimlamada kullandiginiz kriter ne? Neye göre ve niye Ermeni entellektüeli oldu?" Bu itiraz çok önemli bir tartisma baslatti. Biz kimiz? Sadece konuya merakli tarihçiler mi? Bizlerin etnik kökenleri çok mu önemli? Bu toplantiyi niye Türk ve Ermeni tarihçilerinin bulusmasi olarak tanimliyoruz. Iyi ama ABD'den, Ingiltere'den gelip katilanlar ne oluyor? Onlar da bu taraflardan birisini mi seçecekler? Söyle bir tablo çiziliyor: Iki taraf var, Türk tarafi ve Ermeni tarafi. Bunlar gelip karsilikli oturuyor ve konusuyorlar. Bu dogru degil. Halil Berktay kendi pozisyonunu çok net formüle etti: "Ben Türk tarihçisi degilim. Ben tarihçiyim."

Konu üzerinde sürekli konusulan konulardan birisiydi. Hakikaten kollektif kimlik ile bireysel kimlik arasindaki iliski nasil kurulacakti. Kollektif bir guruba dahil olmak veya çikmak sadece bireyin özgül iradesiyle olacak birsey midir? Yoksa siz birey olarak istemeseniz bile, sizi zorla bir guruba dahil etmezler mi? Veya siz her ne kadar ben bu gurubun üyesi degilim diye bagirsaniz da, etnik-ulusal esitsizlik temeline oturmus toplumlarda, bir guruba dahil edilmis olmanin avantajina veya dezavantajina otomatik olarak sahip olmaz misiniz? (Almanya'da, "ben Alman degilim" diye bagiran Alman dostlarima hep bir örnegi veririm: Gel seninle ev kiralamak için veya bir is için ayri ayri basvuralim. Bakalim seni mi tercih edecekler, yoksa Türk olarak beni mi?)

Konuyu asil önemli kilan bir baska boyut var.Tarihçi veya sosyolog, sosyal bilimciler, tarihsel-sosyal konulara yaklasirlarken kendi durduklari yeri nasil tanimlayacaklardi? Her türlü deger yargisindan bagimsiz "objektif" bir durus yeri var midir? Örnegin sosyal bilimciler olarak bir tarihsel olgu üzerine "hava raporu" üzerine konusuyormusuz gibi konusma sansimiz, imkanimiz var midir? Gerçekten böyle bir durus yeri tanimlanabilirse, o zaman bizim Türk veya Ermeni olup olmamamizin bir degeri bir anlami var midir?

Toplantidaki sorulardan sadece birisi üzerinde bu kadar ayrintili durmam kimseyi sasirtmamali. Çünkü Türk-Ermeni iliskilerinin tarihini ve bugününü ele alirken, sosyal bilimcilerin gerçekten ilk cevap vermeleri gereken soru budur. Kendi durus ve yaklasis yerlerini dogru tanimlamak. Sorun, sosyolojide "Ben-Biz" dengesi olarak olarak tanimlanir. Ve sosyal bilimin bir soruna yaklasmadaki basarisi, terazinin "Biz" dengesinden uzaklasmasi ile ölçülür. Benim kanaatim su: dahil oldugumuz veya edildigimiz kollektif gurubu unutmadan, Türk ve Ermeni bilim adamlari, dahil oldugumuz (istemesek de edildigimiz) "Türk ve Ermeni ulusu" ile aramiza mesafe koymayi basararak ("biz"den uzaklarak) analiz yaptikça sorunlari asma konusunda yardimci olabiliriz.

Toplantinin ilk gününü "biraz gerilimli" olarak tanimlamam yanlis olmaz. Özellikle Türkiye'den gelen akademisyenler, "bir taraf" görünümüne sokulmanin rahatsizligi içindeydiler. Bu nedenle mümkün oldugunca kollektif kategorilerle konusmaktan, degerlendirme yapmaktan uzak durmayi tercih ettiler. Aksamlari bu endiselerini daha açik dile getirenler oldu. Tarihte yasanmis her olayin, her olgunun üzerine konusmaya, tartismaya hiçbir itirazlarinin olmadigini ama "Jenosit" sorununun aktüle politik bir kavga araci haline getirilmesinden rahatsizlik duyduklarini dile getiren arkadaslarim oldu.

Galiba dönüm noktasi Gerard Libaridian'in konusmasi oldu. Çünkü konusu da tam bu soruydu. Politika ile Sosyal Bilimin iliskisi... Gerard Akrep burcunda mi dogmustur, bilemem ama sorulari o kadar dogrudan sordu ki artik kaçis imkansizdi. Yaptigi is aslinda çok basitti. Birsey üzerine konusabilmek için önce soruyu dogru sormak gerekiyordu. Ve Gerard, herkesin aklindan geçen, belki yüksek sesle söyleyemedikleri tüm sorulari tek tek siraladi. Kendisine göre de cevaplar verdi. Burada bunlari özetlemem mümkün degil. Ama, Türk milliyetçileri ve radikalleri ile Ermeni milliyetçi ve radikal çevrelerinin "ayni mantik, ayni zihniyet" ile hareket ettiklerini ve sorunun çözümünden degil, çözümsüzlügünden çikarlari oldugunu anlatti. Gerard'a söylediler mi bilmiyorum, ama Türkiye'den gelen arkadaslar, bu konusma ile çok rahatladiklarini bana sikça dile getirdiler. Çünkü artik taraflar, "Türk ve Ermeni" olarak degil, ulusal kimliklerden bagimsiz, bir sorunun çözümünden yana olanlar ve olmayanlar olarak tanimlaniyordu. Hele bir de yemek ve alkol'ün o meshum havasi da eklenince ikinci gün ile birlikte toplanti artik iyice "business as usual"a dönüstü.

Benim açimdan çok hos olan bir son gözlemde daha bulunmak istiyorum: Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sistemli olarak Jenosit olgusunu inkar etmesi, Ermeni çevrelerde tarifi zor bir gerilim yaratmistir. Bir çok Ermeni çevre için tarihi olgular üzerine rahat ve sakin konusma imkaninin neredeyse ortadan kalkmis oldugunu söylersem abartmis olmam. Artik onlar için birçok sey tek bir kelimeye indirgenmis, gelmis dayanmis vaziyettedir: Jenosit. Kavram, bilimsel içeriginden öte büyük bir kutsalliga kavusmustur. Onun için toplanti sirasinda bir çok kisinin Türkiyeden gelenlerin agzina bu açidan da baktiklarini gözlüyordum, "dedi mi, demedi mi? diyecek mi demiyecek mi?" Ve bu kelime döküldügünde yüzlerde yayilan bir tebessüm ve rahatlama...

Türkiye'den gelen arkadaslarda ise bunun tam tersi bir tutum vardi. Kendi yasadigim süreci de bildigim için, arkadaslarimi bu açidan da gözledim. Çogunlugunda baslangiçta mümkün oldugunca kavrami kullanmama egilimi agir basiyordu. Toplanti ilerledikçe tek tek kelime agizdan düsmeye basladi ve sonra ise kavramin normal kullanimi bunu takip etti. Artik sonlara dogru kavrami kullanip kullanmamanin anlamsizligini gözlemledim. Çünkü Engin Akarli'nin toplanti basinda söyledigi gibi, esas sorun biz Türkiye'den gelenlerin tarihi bir haksizlik karsisinda takinmamiz gereken moral sorumluluktu. Bir halkin imha edilmesi, yasam kosullarinin ortadan kaldirilmasi gerçegi karsisinda sessiz kalmamiz dogru degildi... Benim toplantiya sundugum yazinin girisi de buydu zaten: Adini ne koyacagimizdan çok daha önemli olan, öncelikle kitlesel imhalari açikça kinayan bir moral tutum yaratmaliydik. Tarih üzerine ancak böylesi bir moral tutumdan kalkarak konusabilirdik. Toplanti bunu esas olarak basardi diyebilirim.

Türk milliyetçiliginin çesitli boyutlari, 1915'de yasananlarin anatomisini çikarmak çabasi, Türkiye'deki suskunluk ve nedenleri gibi birçok konu konusuldu, tartisildi. Bunlari tek tek anlatmam imkansiz. "Osmanlinin Çöküs Panigi"; "Türklerinde yasadiklari Travma" gibi, jenosit olayini ve üzerinde konusulmamasinin nedenlerini açiklayabilecek tartismalar, (çok sakin ve rahat bir atmosferde) yapildi. "Tarihsel belgeleri okuma sorunu", Kürt-Ermeni iliskisi gibi siralamakla bitirilmeyecek, ama akla gelebilecek her konu üzerinde konusuldu tartisildi. Konferans hakkinda bir rapor hazirlanmaya karar verildi. (Ben burada kendimi sadece kisisel gözlemlerimi aktarmakla sinirliyorum)

Sonuçta ne mi oldu? Hiç bir sey olmadi iste. Kurbaga, öpücüge ragmen kurbaga olarak kalmaya devam etti. Chicago'da siradan bir toplanti haline geliverdi. (Yani zaten öyle idi) Toplantinin en önemli kisadan hissesi ise sudur: Bizler konusmaya mecburuz. Birbirimizle konusmaktan baska yapacak birseyimiz yoktur ve konusmanin gücü gerçekten çok büyüktür. Çünkü ancak konusarak, birbirimizi dinleyerek ve anlayarak, Türk-Ermeni iliskileri üzerindeki gerilim ortadan kalkabilir. Kurbagayi prens yapacak öpücügü beklemek gibi saçma sapan tilsimlara bel baglamaktan kurtuluruz.

Toplanti, (Türkiye'den gelen arkadaslar ne kadar "biz degiliz" diye bagirsalar da, onlarin niyetlerinden bagimsiz dahil olduklari) taraflarin biribirleri ile konusma ve tartismalarinin önemini göstermesi bakimindan "tarihi idi". Ama içerik olarak o kadar kuvvetli oldugunu söyleyemem. Gereksiz gerilimler, gereksiz beklentilerle konunun uzmani sayilacak birçok akademisyen toplantiya gelmemisti. Bu nedenle de bazi bölümlerde bekledigim verimlilikte tartismalar yapilamadi ama bence önemli degil. Sorunun üzerindeki tilsimi, büyüyü bozacak son derece önemli bir adim atilmistir. Özellikle bu nedenle, basta Fatma Müge Göçek ve Ron Suny olmak üzere organizatörlere (kiskançligimdan çatliyor olsam da) tesekkür etmeyi kisisel bir borç biliyorum. Çünkü bu toplanti, sadece beni yanlizliktan kurtarmakla kalmadi. Türkiye'de konu üzerine konusmaya hazir genis bir çevrenin var oldugu konusunda yillarca söyledigim seyin de dogru oldugunu gösterdi.

The SITE

de ARTIKELEN