TARIHI BIR KONFERANS HAKKINDA
SIRADAN GÖZLEMLER
Taner Akçam
Yanlis verilmis adresten dolayi, pesimden üç bavulu sürüyerek, Chicago sokaklarinda
burnumdan soluyarak adres ariyorum. Soru soracak kimse yok, bavullari birakamiyorum, kime,
nasil soracagim adresi. Taksi beni çoktan birakti gitti. "Ulan kongresine de,
tarihselligine de", diyerek bildigim tüm küfürleri siraliyorum. Oteli zar zor
buldum. Organizatörlerden gene kimse yok. Kalacagimiz odalar hazir degil. Elime, adima
birakilmis bir zarf verdiler. Program ve adres var zarfta. "Ulan bunu zaten E-Mail
ile yollamistiniz", deyip gene bildigim küfürleri siraliyorum. Bavullari birakip,
bu sefer konferansin yapilacagi adresi aramaya basladim. Yol sorduklarim beni yanlis
yerlere yolladiklari için, epey dolastiktan sonra toplanti yerini buldum. Toplantiya üç
saat var. Gene organizatörlerden bir allahin kulu yok orta yerde. Bunca yildir kongre,
konferans dolasir dururum. Organizasyonu bu derece bozuk olanina daha rastlamadim. Birakip
gitmeyi düsündüm. Sonra ne de olsa "tarihi kongredir", deyip vazgeçtim.
Ve Prenses kurbagayi öptü ama hiç bir sey olmadi. Normali, masaldaki gibi, kurbaganin
yakisikli bir prense dönmesiydi. Ama gerçekten bir sey olmadi. Chicago kongresi'de
böyle birseydi iste. Herkes belki büyük bir heyecan, büyük bir gerilimle gelmisti
kongreye. "Tarihte ilk defa" olmanin derin yükü altinda ezilerek ama
üstündeki tilsim kalktikça o kadar siradan bir hale geldi ki.... Zaten Allaha sükür,
bizim akademisyen takimi da bu konuda gerekli tüm uzmanlik ve aliskanliklarini
sergilemekten geri kalmamislardi. Toplantiya bir-iki saat kala rastladigim dostlar (Türk
ve Ermeni) "aman Taner, sonra konusuruz, daha konusmami hazirlamadim", deyip
yanimdan sivistilar. Bu iyi bir haberdi. Demek ki çogumuz açisindan bu "tarihi
toplanti" da busines as usual idi.
Ilk gün, "Osmanli Millet Sistemi"ni tartistik. Bence en önemli konu, çok
kenarmis gibi bir görülen bir sorundan çikti. Konusmacilardan birisi, Türkiye'de
yasayan bir zati "Ermeni entellektüeli" diye tanimladi. Halil Berktay itiraz
etti. "Bu denli etnik kategorilerle düsünmek dogru degil", "Bu zati
Ermeni entellektüeli olarak tanimlamada kullandiginiz kriter ne? Neye göre ve niye
Ermeni entellektüeli oldu?" Bu itiraz çok önemli bir tartisma baslatti. Biz kimiz?
Sadece konuya merakli tarihçiler mi? Bizlerin etnik kökenleri çok mu önemli? Bu
toplantiyi niye Türk ve Ermeni tarihçilerinin bulusmasi olarak tanimliyoruz. Iyi ama
ABD'den, Ingiltere'den gelip katilanlar ne oluyor? Onlar da bu taraflardan birisini mi
seçecekler? Söyle bir tablo çiziliyor: Iki taraf var, Türk tarafi ve Ermeni tarafi.
Bunlar gelip karsilikli oturuyor ve konusuyorlar. Bu dogru degil. Halil Berktay kendi
pozisyonunu çok net formüle etti: "Ben Türk tarihçisi degilim. Ben
tarihçiyim."
Konu üzerinde sürekli konusulan konulardan birisiydi. Hakikaten kollektif kimlik ile
bireysel kimlik arasindaki iliski nasil kurulacakti. Kollektif bir guruba dahil olmak veya
çikmak sadece bireyin özgül iradesiyle olacak birsey midir? Yoksa siz birey olarak
istemeseniz bile, sizi zorla bir guruba dahil etmezler mi? Veya siz her ne kadar ben bu
gurubun üyesi degilim diye bagirsaniz da, etnik-ulusal esitsizlik temeline oturmus
toplumlarda, bir guruba dahil edilmis olmanin avantajina veya dezavantajina otomatik
olarak sahip olmaz misiniz? (Almanya'da, "ben Alman degilim" diye bagiran Alman
dostlarima hep bir örnegi veririm: Gel seninle ev kiralamak için veya bir is için ayri
ayri basvuralim. Bakalim seni mi tercih edecekler, yoksa Türk olarak beni mi?)
Konuyu asil önemli kilan bir baska boyut var.Tarihçi veya sosyolog, sosyal bilimciler,
tarihsel-sosyal konulara yaklasirlarken kendi durduklari yeri nasil tanimlayacaklardi? Her
türlü deger yargisindan bagimsiz "objektif" bir durus yeri var midir? Örnegin
sosyal bilimciler olarak bir tarihsel olgu üzerine "hava raporu" üzerine
konusuyormusuz gibi konusma sansimiz, imkanimiz var midir? Gerçekten böyle bir durus
yeri tanimlanabilirse, o zaman bizim Türk veya Ermeni olup olmamamizin bir degeri bir
anlami var midir?
Toplantidaki sorulardan sadece birisi üzerinde bu kadar ayrintili durmam kimseyi
sasirtmamali. Çünkü Türk-Ermeni iliskilerinin tarihini ve bugününü ele alirken,
sosyal bilimcilerin gerçekten ilk cevap vermeleri gereken soru budur. Kendi durus ve
yaklasis yerlerini dogru tanimlamak. Sorun, sosyolojide "Ben-Biz" dengesi olarak
olarak tanimlanir. Ve sosyal bilimin bir soruna yaklasmadaki basarisi, terazinin
"Biz" dengesinden uzaklasmasi ile ölçülür. Benim kanaatim su: dahil
oldugumuz veya edildigimiz kollektif gurubu unutmadan, Türk ve Ermeni bilim adamlari,
dahil oldugumuz (istemesek de edildigimiz) "Türk ve Ermeni ulusu" ile aramiza
mesafe koymayi basararak ("biz"den uzaklarak) analiz yaptikça sorunlari asma
konusunda yardimci olabiliriz.
Toplantinin ilk gününü "biraz gerilimli" olarak tanimlamam yanlis olmaz.
Özellikle Türkiye'den gelen akademisyenler, "bir taraf" görünümüne
sokulmanin rahatsizligi içindeydiler. Bu nedenle mümkün oldugunca kollektif
kategorilerle konusmaktan, degerlendirme yapmaktan uzak durmayi tercih ettiler. Aksamlari
bu endiselerini daha açik dile getirenler oldu. Tarihte yasanmis her olayin, her olgunun
üzerine konusmaya, tartismaya hiçbir itirazlarinin olmadigini ama "Jenosit"
sorununun aktüle politik bir kavga araci haline getirilmesinden rahatsizlik duyduklarini
dile getiren arkadaslarim oldu.
Galiba dönüm noktasi Gerard Libaridian'in konusmasi oldu. Çünkü konusu da tam bu
soruydu. Politika ile Sosyal Bilimin iliskisi... Gerard Akrep burcunda mi dogmustur,
bilemem ama sorulari o kadar dogrudan sordu ki artik kaçis imkansizdi. Yaptigi is aslinda
çok basitti. Birsey üzerine konusabilmek için önce soruyu dogru sormak gerekiyordu. Ve
Gerard, herkesin aklindan geçen, belki yüksek sesle söyleyemedikleri tüm sorulari tek
tek siraladi. Kendisine göre de cevaplar verdi. Burada bunlari özetlemem mümkün degil.
Ama, Türk milliyetçileri ve radikalleri ile Ermeni milliyetçi ve radikal çevrelerinin
"ayni mantik, ayni zihniyet" ile hareket ettiklerini ve sorunun çözümünden
degil, çözümsüzlügünden çikarlari oldugunu anlatti. Gerard'a söylediler mi
bilmiyorum, ama Türkiye'den gelen arkadaslar, bu konusma ile çok rahatladiklarini bana
sikça dile getirdiler. Çünkü artik taraflar, "Türk ve Ermeni" olarak degil,
ulusal kimliklerden bagimsiz, bir sorunun çözümünden yana olanlar ve olmayanlar olarak
tanimlaniyordu. Hele bir de yemek ve alkol'ün o meshum havasi da eklenince ikinci gün
ile birlikte toplanti artik iyice "business as usual"a dönüstü.
Benim açimdan çok hos olan bir son gözlemde daha bulunmak istiyorum: Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin sistemli olarak Jenosit olgusunu inkar etmesi, Ermeni çevrelerde
tarifi zor bir gerilim yaratmistir. Bir çok Ermeni çevre için tarihi olgular üzerine
rahat ve sakin konusma imkaninin neredeyse ortadan kalkmis oldugunu söylersem abartmis
olmam. Artik onlar için birçok sey tek bir kelimeye indirgenmis, gelmis dayanmis
vaziyettedir: Jenosit. Kavram, bilimsel içeriginden öte büyük bir kutsalliga
kavusmustur. Onun için toplanti sirasinda bir çok kisinin Türkiyeden gelenlerin agzina
bu açidan da baktiklarini gözlüyordum, "dedi mi, demedi mi? diyecek mi demiyecek
mi?" Ve bu kelime döküldügünde yüzlerde yayilan bir tebessüm ve rahatlama...
Türkiye'den gelen arkadaslarda ise bunun tam tersi bir tutum vardi. Kendi yasadigim
süreci de bildigim için, arkadaslarimi bu açidan da gözledim. Çogunlugunda
baslangiçta mümkün oldugunca kavrami kullanmama egilimi agir basiyordu. Toplanti
ilerledikçe tek tek kelime agizdan düsmeye basladi ve sonra ise kavramin normal
kullanimi bunu takip etti. Artik sonlara dogru kavrami kullanip kullanmamanin
anlamsizligini gözlemledim. Çünkü Engin Akarli'nin toplanti basinda söyledigi gibi,
esas sorun biz Türkiye'den gelenlerin tarihi bir haksizlik karsisinda takinmamiz gereken
moral sorumluluktu. Bir halkin imha edilmesi, yasam kosullarinin ortadan kaldirilmasi
gerçegi karsisinda sessiz kalmamiz dogru degildi... Benim toplantiya sundugum yazinin
girisi de buydu zaten: Adini ne koyacagimizdan çok daha önemli olan, öncelikle kitlesel
imhalari açikça kinayan bir moral tutum yaratmaliydik. Tarih üzerine ancak böylesi bir
moral tutumdan kalkarak konusabilirdik. Toplanti bunu esas olarak basardi diyebilirim.
Türk milliyetçiliginin çesitli boyutlari, 1915'de yasananlarin anatomisini çikarmak
çabasi, Türkiye'deki suskunluk ve nedenleri gibi birçok konu konusuldu, tartisildi.
Bunlari tek tek anlatmam imkansiz. "Osmanlinin Çöküs Panigi";
"Türklerinde yasadiklari Travma" gibi, jenosit olayini ve üzerinde
konusulmamasinin nedenlerini açiklayabilecek tartismalar, (çok sakin ve rahat bir
atmosferde) yapildi. "Tarihsel belgeleri okuma sorunu", Kürt-Ermeni iliskisi
gibi siralamakla bitirilmeyecek, ama akla gelebilecek her konu üzerinde konusuldu
tartisildi. Konferans hakkinda bir rapor hazirlanmaya karar verildi. (Ben burada kendimi
sadece kisisel gözlemlerimi aktarmakla sinirliyorum)
Sonuçta ne mi oldu? Hiç bir sey olmadi iste. Kurbaga, öpücüge ragmen kurbaga olarak
kalmaya devam etti. Chicago'da siradan bir toplanti haline geliverdi. (Yani zaten öyle
idi) Toplantinin en önemli kisadan hissesi ise sudur: Bizler konusmaya mecburuz.
Birbirimizle konusmaktan baska yapacak birseyimiz yoktur ve konusmanin gücü gerçekten
çok büyüktür. Çünkü ancak konusarak, birbirimizi dinleyerek ve anlayarak,
Türk-Ermeni iliskileri üzerindeki gerilim ortadan kalkabilir. Kurbagayi prens yapacak
öpücügü beklemek gibi saçma sapan tilsimlara bel baglamaktan kurtuluruz.
Toplanti, (Türkiye'den gelen arkadaslar ne kadar "biz degiliz" diye bagirsalar
da, onlarin niyetlerinden bagimsiz dahil olduklari) taraflarin biribirleri ile konusma ve
tartismalarinin önemini göstermesi bakimindan "tarihi idi". Ama içerik olarak
o kadar kuvvetli oldugunu söyleyemem. Gereksiz gerilimler, gereksiz beklentilerle konunun
uzmani sayilacak birçok akademisyen toplantiya gelmemisti. Bu nedenle de bazi
bölümlerde bekledigim verimlilikte tartismalar yapilamadi ama bence önemli degil.
Sorunun üzerindeki tilsimi, büyüyü bozacak son derece önemli bir adim atilmistir.
Özellikle bu nedenle, basta Fatma Müge Göçek ve Ron Suny olmak üzere organizatörlere
(kiskançligimdan çatliyor olsam da) tesekkür etmeyi kisisel bir borç biliyorum.
Çünkü bu toplanti, sadece beni yanlizliktan kurtarmakla kalmadi. Türkiye'de konu
üzerine konusmaya hazir genis bir çevrenin var oldugu konusunda yillarca söyledigim
seyin de dogru oldugunu gösterdi.
|